|
Yuvarlak avlunun etrafında koşuyoruz durmadan. Nefesimiz tıkanıyor. Terliyoruz. Damlalar akıyor alnımızdan. Güneyin sıcağı her tarafta. Durmuyoruz. Durmak istemiyoruz. Ama bu koşmaları hep bir düşme, bir yaralanma, bir ağlama bir anda sonlandırıyor. Belki de bu yüzden hiç durmuyoruz. Bütün çocuklar düşenin başına toplanıyor. Bu sefer düşen Zelle. Avluda toprağa saplanmış taşlardan biri dizini feci şekilde kesiyor. Kan gözlere dolunca yüzler geriliyor. Menevşe koşa koşa ablasına haber vermeye gidiyor. Zelle ağlıyor. |
|
Ağladıkça başına toplananlar çoğalıyor. Mahallenin berberi. Yoldan geçen tablacı. Cami cemaatinden üç sakallı dede. Manavın çırağı. Tennu’nun annesi. Yan komşunun kırmızı, düşük belli elbiseli üvey kızı Ferhe. Portakal ağacının başında arabesk söyleyen Maci. Dayıoğlu Nevaz… Zelle’nin annesi geliyor, Menevşe’nin anneannesi Behre.
Behre, Zelle’nin dizine bile bakmadan sarı saçlarından tutup onu sürüklüyor. “Ben size düşmeyin demedim mi kaç kere. Ben size böyle ağlamayın demedim mi kaç kere.” Zelle acısını unutup bu sefer korkudan ağlıyor. Daha çok bağırıyor. Ayyuka dek bağırıyor. Kalabalık hemen dağılıyor. Behre Zelle’den daha çok bağırıyor.
Zelle’nin sesi kulaklarımda şimdi. Büyüyüp bronşit hastalığını attı üzerinden. Öksürük nöbetleri yok artık. Uzaklarda. Çok uzaklarda bir apartman dairesinin üçüncü katında, merdivenden çıkınca hemen sağdaki ilk beyaz boyalı kapıda oturuyor. Ya da ben öyle sanıyorum. Üç odalı bir evin mutfak tarafından bakınca kenarlarında kiraz ağaçları olan geniş bir cadde görünüyor. Ya da ben öyle sanıyorum. Yeni aldığı yeni moda tülü astı salon penceresine. Ya da ben öyle sanıyorum. Koltuklar vişne rengi; halı açık kahve, çizgileri siyah, köşelerinde pembe gül motifleri var. Ya da ben öyle sanıyorum. Geceleri Zelle erken yatıyor “çocukluğumu belki rüyalarda yakalarım” diye. Ya da ben öyle sanıyorum. Üzerinde her gün başka biçim kıyafet. Ya da ben öyle sanıyorum. Fırsat buldukça yüzüyor, fırsat buldukça sinemaya gidiyor, fırsat buldukça alış veriş yapıyor, fırsat buldukça dantel işliyor. Ya da ben öyle sanıyorum. Zelle’nin dizindeki yaranın izi hâlâ duruyor. Ya da ben öyle sanıyorum.
“hep sakındılar beni hayattan
akşam yatılır, sabah kalkılır
denize uzaktan bakılır
hayat, pencerenin ötesinde akıp giden
bir dünyadır
çiçek ben, gökte yıldız, okyanusta inci
hint kumaşı ve asrın mucizesi
sonra
birgün
apansız
hayatın içine salıverdiler
cümleler kurmadan
hayat üzerine öyküler okumadan
hep sakındılar beni hayattan
hayat hiçbir şeyini sakınmadı
hayattan sakındılar
hayat sakınmadı”
mor leke:
“Sofi’nin Dünyası”
Jostein Gaarder
“Anlamanın da
bir bedeli olmalı.”
